Son haftalarda hem kişisel bir kayıptan hem de eş zamanlı olarak geliştirmekte olduğum bir projeden ötürü LinkedIn'e pek odaklanamadım.
Bugün yeniden başlıyorum.
Bu projede uzun süre en zor kısmın ürünün tasarlanması, doğrulanması ve prototiplenmesi olduğunu düşünmüştüm, galiba yanılmışım.
Aylar süren araştırmaların, sayısız iterasyonun ve sağlam bir ürün geliştirme sürecinin ardından nihai tasarım belirlendi. Üreticiyle ilişkiler kuruldu, prototipler üretildi ve ürünün son hali fiziksel olarak ortaya çıktı.
Açıkçası satışa neredeyse hazır olduğumuzu sandım.
Fakat o noktada işin belki de daha önemli olan kısmını küçümsediğimi fark ettim.
Bugün, zamanın büyük kısmı ürünün kendisine değil, onu çevreleyen dünyaya gidiyor.
- İnternet sitesinin en ince detayına kadar nasıl kurgulanacağı
- Ürünün nasıl bir görsel dil ile sunulacağı
- Fotoğrafların nasıl üretileceği
- Bir kişinin ürünü ilk kez gördüğünde onunla nasıl bir ilişki kuracağı
Kısacası, ürünün ne olduğu kadar nasıl konumlandırıldığı.
Bu süreçte birçok markayı analiz etme fırsatı buldum ve ortak bir özellik dikkatimi çekti:
Başarılı markalar yalnızca iyi ürünler üretmiyor, ürünlerini çevreleyen dünyayı da büyük bir titizlikle tasarlıyorlar.
Çünkü insanlar çoğu zaman bir ürünü satın almadan önce onun hikâyesini, tavrını ve kültürünü satın alıyor.
Şu sıralar benim için en büyük tasarım problemi de bu:
Ürünün kendisini değil, dünyasını tasarlamak.